KÜRESEL KRİZİN İSTİHDAMA ETKİSİ
Ercan BALÇIN
DEMİRYOL-İŞ Araştırma Müdürü
DEMİRYOL-İŞ Araştırma Müdürü
Dünya Ekonomisi, 1929 iktisadi bunalımından sonra yine ABD'de başlayan ve kısa bir süre zarfında bütün dünyayı saran ikinci bir buhranla karşı karşıya kaldı. Başta Amerika'da olmak üzere en büyük finans, sigorta ve mortgage şirketleri battı ve bunları diğerlerinin izleyeceği haberleri konuşulurken; Ford, Crysler ve General Motor gibi dünya ölçeğindeki çok uluslu şirketlerin de kaynak aktarılmadığı takdirde batma tehlikesi ile karşı karşıya kaldıkları belirtildi.
ABD'de yatırım bankalarının vermiş olduğu konut kredilerinin geri dönmemesi ile başlayan ve Avrupa'yı da sarsarak dünyayı etkisi altına alan finansal krizin geçen yılın Temmuz ayı itibari ile ülkemizde kendini hissettirmesi ile başlayan ve Amerika ve Avrupa 'da ki örneklerinin aksine bizde üretim krizi olarak ortaya çıkan bu süreç 2009 yılının ikinci yarısından sonra oldukça etkili olacağı çeşitli uzman görüşler tarafından açıklanmaktadır.
Türkiye'nin 2000'li yılların başından buyana hızla özelleştirme uygulamaları ile KİT'leri elden çıkarıp, ara mal ihtiyacını dışarıdan ithal yoluyla sağlaması bugün itibari ile özelikle özel sektörün çok ciddi bir döviz ihtiyacı içine girmesine yol açtı.
Özel sektörün 2009 yılı itibariyle ihtiyaç duyduğu döviz açığının aciliyetinin yanında dünyadaki finansal krizin etkisiyle özellikle dışarıdan ve Avrupa'dan gelen talebin hızla düşmesi üretimin azalmasına yol açıp, üretimdeki azalma ise işyerlerinde ilk akla gelen önlem olarak işçi çıkarmalarını gündeme taşıdı.
Bilindiği üzere işletmeler krize karşı ilk tepkilerini öncelikle ücretli-ücretsiz izin kullandırmaları ile göstermişler akabinde üretim yavaşlaması doğal olarak bunu izlemiş ve son olarak da işten çıkartmalar baş göstermiştir. Kısacası kapasite kullanım oranlarının düşmesi istihdamdaki daralmayı tetiklemiştir. Türkiye İstatistik Kurumu verileri;
2007 yılında 6,9 büyüyen sanayi üretiminin 2008 yılında 0,9 azaldığını;
Sanayi üretiminde şubat ayında geçen yılın aynı ayına göre % 21,3'lük bir daralma olduğunu;
2008'in son çeyreğinde (Ekim-Kasım-Aralık) işsizlik ödeneği alanların sayısının 3.çeyreğe göre % 26 oranında arttığını;
Şubat ayı kapasite kullanım oranının % 63.8 olarak gerçekleştiğini göstermektedir.
Gelinen noktada dünya ekonomisindeki durgunluğa Türkiye açısından bakıldığında, yüksek cari açık ve aşırı değerli para biriminin yanında özel sektörün döviz cinsi borçları ciddi risk oluşturmakta, ABD ve Avrupa ekonomilerindeki daralma, Türkiye'nin dış satımını olumsuz etkilemesi ciddi istihdam azalmasına yol açmaktadır.
Uygulamada bu süreç önce vardiyaların azaltılması ile başlayıp üretimin durdurulmasına kadar devam etti. Ardından zorunlu izinler uygulamaya konuldu. Bunun bir ileri adımı olarak ise kadrosuz olarak çalışanların işine son verildi. Bu da yetmedi emekliliği gelenler zorunlu olarak emekli olmaya sevk edildi. Artık işyerlerinde kala kala son derece kalifiye elemanlar kaldı.
Tablo vahimdir. Ancak bu kriz Türkiye'nin krizi değildir. Dünyadaki konjonktüre göre meydana gelen talepteki daralma üretimi düşürmüş ve düşen üretim uzunca bir süredir yatırım yapmayan ülkemiz ekonomisinde işsizliği tırmandırmıştır.
Hatırlanacağı üzere Türkiye bugüne kadar yaşadığı krizlerden dış talebe ve ihracata yönelerek çıkmayı başarmıştı. Oysa bugün durum farklıdır. Dünyadaki daralma dış talebi oldukça azaltmıştır. Bu nedenle Türkiye'nin elinde sadece para ve maliye politikası seçenekleri kalmaktadır. İktisatçılar tarafından krize endeksli çözümler olarak; “faiz ve vergi hamleleriyle gelirin talebe dönüşümünün sağlanması ve kamu harcamalarının artırılarak talebi hızlandıracak politika seçenekleri” ısrarla vurgulanmaktadır.
Türkiye, 2002 başından buyana yaklaşık altı yıldır kesintisiz büyüme rekoru kırarak, yıllık gayri safi milli hasıla tutarını dolar cinsinden yaklaşık üç katına çıkarırken, mevcut büyüme modeli nedeniyle yeterince istihdam artışı sağlayamadı; işsizlik sorununu çözemedi.
Milli gelirde son altı yıldır yaşanan kesintisiz büyüme sürecine karşın, işsiz sayısının azalmak bir yana artması, büyüme modelinden kaynaklandı. Türkiye'nin sıcak para getirenler için spekülatif kazanç ve ithalat cennetine dönüştüğü anılan dönemde, yüksek reel faiz verilerek uyarılan kısa vadeli sermaye girişleri ile dövizin ucuzlaması enflasyonu düşürürken, aynı zamanda ithalat talebini kamçılayarak dış dünyanın üretim ve istihdam artışını besledi.
Sıcak para girişleri ile kurlarda yaşanan düşüş, dolar cinsinden milli gelir tutarını kâğıt üzerinde aşırı büyüttü. 2001 yılında 145,7 milyar dolar olan GSMH'nın, Temmuz 2007 itibari ile son bir yılda 428,5 milyon dolar olduğu hesaplandı.
ıthalat patlamasına dayalı yüksek oranlı ancak istihdam yaratmayan bir büyüme yaşayan bu süreçte 2008 sonu itibariyle Türkiye'nin cari işlemler açığı Merkez Bankası verilerine göre 41 milyar 416 milyon dolar, dış ticaret açığı ise 69 milyar 820 milyon dolarla Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırdı.
Dünya Ekonomik Formu verilerine göre Türkiye, rekabet gücü açısından 105 ülke arasında ellinci sıralardadır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından hazırlanan “Türkiye'de İşsizliğin Önlenmesi ve İstihdamın Arttırılması” adlı Raporda bunun başlıca sebebi olarak, geçen dönemlerde üretim, yatırım, ihracat ve istihdam yaratan reel sektöre dayalı bir büyüme yaklaşımının benimsenmemesi ve dünyadaki yönelişler de ihmal edilerek, yüksek katma değer üreten iş alanlarına öncelik verilmemesi gösterilmektedir.
Anılan raporda Türkiye'de bugünkü tablonun nedenleri açık bir şekilde ortaya konmaktadır:
“Kamu kesiminin altyapı yatırımlarının son yıllarda büyük ölçüde azaltılması ve ödeneklerin sınırlandırılması, bunlarla bağlantılı özel sektör faaliyet alanlarını da durgunluğa itmiş ve bu alanlarda işsizlik artmıştır.
Gelir vergisi ve prim toplamının, işgücü maliyetine oranı açısından, Türkiye'nin 30 OECD ülkesi içindeki vergi ve prim yükü, 18 ülkedekinden fazladır. İstihdam vergilerinin yükseklişi ve kayıtdışının her geçen gün artan büyüklüğü, birbirini besleyen süreçlerdir.
Türkiye, OECD'nin kişi başına düşen milli gelir bakımından en yoksul ülkesi olmasına karşılık, vergi yükü ABD ve Japonya gibi en zengin ülkelerin de üzerindedir.
Bugüne kadar uygulanan istihdam teşviklerinin zayıf ölçüde, geçici ve yerel nitelikte kalması yanında, en önemli eksiklik, vergi, prim, kredi ve bürokratik kolaylıklar gibi istihdam teşviklerinin ve işsizliği önlemeye yönelik politikaların koordineli ve eş zamanlı uygulanamamasıdır.”
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2008 Aralık ayı verilerine göre işsizlik oranı %13,6’ya yükseldi. Bundan önceki en yüksek işsizlik oranı ise 2004 yılının ilk çeyreğinde görülen %12,4’lük rakamdı. TÜİK Aralık döneminde bir önceki yıla göre 838 bin kişi artarak 3 milyon 274 bin kişiye çıktı. İş aramayıp çalışmaya hazır olan 2 milyon 298 bin kişi de eklendiğinde işsiz sayısı 5 milyon 572 bin kişi oldu.
TÜİK tarafından 2008 Aralık dönemi verilerine göre;
Bir önceki yılın aynı dönemine göre işgücüne katılanların sayısı 1 milyon 130 bin kişi artış gösterdi. Bunların sadece 292 bini istihdam edilebilirken, işsiz sayısı 838 bin kişi artarak 2 milyon 436 binden 3 milyon 274 bine ulaştı.
Tarım dışı işsizlik oranı %13’ten %17,3’e yükseldi. Bu oranın açıklanan veriler içinde Türkiye’nin endüstri ve hizmet sektörlerinde hızla küçülmeye başladığını ifade eden en somut gösterge olarak belirtilmesi dikkat çekiciydi.
TÜRK-İŞ Yönetim Kurulu tarafından, TÜİK’in açıkladığı hane halkı iş gücü anketinin 2008 Aralık dönemi sonuçlarını içeren değerlendirmede işsizlik oranının Aralık 2008 sonu itibariyle %13,6’ya yükseldiği, işsizliğin 3 milyon 274 bin kişi ile Cumhuriyet tarihinin en yüksek rakamına ulaştığı belirtilerek, IMF programı çerçevesinde uygulanan sosyal ve ekonomik politikaların açık bir şekilde Türkiye’ye zarar verdiği vurgulandı.
TÜRK-İŞ tarafından yapılan açıklamada; “İşsiz sayısı arttıkça bu sorun büyümekte, gelir dağılımı sorunu derinleşmekte, yoksulluk artmakta, genç işsizlik oranı yükselmekte, iş aramaktan vazgeçip işsizliği bir statü olarak kabul eden bir kesim oluşmakta, bütün bunlar Türk ekonomisi ve sosyal hayatı için büyük tehlike oluşturmakta, geleceğe olan ümitleri kırmakta, toplum sağlığını bozmaktadır. Türkiye ekonomisinin yaşadığı bu işsizlik sorununun önümüzdeki aylarda daha da derinleşeceği her gün kapanan fabrikalardan, indirilen kepenklerden anlaşılmaktadır. Bir yıllık toplam işsizlik oranının iş arama ümidini kaybedenlerle birlikte yüzde 20 sınırının üzerine çıkma eğilimi, Türkiye’nin nasıl bir felakete sürüklendiğinin göstergesidir.” denildi.
ıstihdamın korunması çok önem arz etmektedir. Çünkü büyük maliyetlerle yetişmiş personelin kaybı kriz sonrası için de büyük riskler barındırmaktadır. Bu nedenle, bu riski önleme adına istihdam üzerindeki engeller kaldırılmalı, bunun içinde vergi oranlarında indirime gidilmeli yada belirli bir süreliğine ertelenmelidir.
Son günlerde yetkililer tarafından açıklanan önlemler arasında kısa çalışma ödeneğinin süresinin ve kapsamının genişletilmesi yerinde bir karardır. Ayrıca işsizlik sigortası ödeneğinden yararlanama koşullarının iyileştirilmesi de bu kapsamda ele alınması gereken ivedi bir husustur.
Avrupa Birliğine tam üyeliği hedefleyen ve bu alanda uyum çalışmaları yapan Türkiye, Çalışma yaşamına ilişkin olarak da bazı sözleşmelere imza atarak yükümlülük altına girmiştir. Avrupa Sosyal şartı, Avrupa Sosyal Güvenlik Sözleşmesi ve ınsan Hakları Sözleşmeleri, Türkiye ile Avrupa Birliği arasında çalışma yaşamına ilişkin onaylanmış belgelerdir. Bu çerçevede işçi sağlığı ve iş güvenliğinin sağlanması, her türlü ayrımcılıkla mücadele, sendika faaliyetlerine ilişkin sınırlayıcı hükümlerin kaldırılması, sosyal diyalog koşullarının oluşturulması, çocuk çalıştırılması ile mücadele edilmesi, tüm kurumların kapasitesinin gözden geçirilmesi, sağlık hizmetlerine erişimin ve kalitesinin arttırılması tedbirlerinin alınması, sosyal güvenlik ağının güçlendirilmesi, sosyal korumanın geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması konularında düzenlemeler yapmak Türkiye'nin yükümlülükleri arasında bulunmaktadır.
Avrupa Birliği ülkeleri 1997 yılında oluşturdukları Avrupa İstihdam Stratejisi ile istihdam oranlarını 2010 yılına kadar yüzde 70'e çıkarma hedefini önlerine koydular. Avrupa Birliğine üye 25 ülkenin istihdam oranı şimdiden yüzde 65. Ancak Türkiye bu hedeften oldukça uzakta ve 15 yaş üstü çalışabilir nüfusunun yarısından fazlası işgücü dışında. Türkiye'de 15 yaş üstü her 100 kişiden 43'ü iş sahibi iken; Avrupa Birliği ülkelerinde her 100 kişiden 65'i iş sahibi.
AB sürecinde işçi sınıfının ekonomik ve sosyal göstergeleri incelendiğinde; Türkiye'de 50 yaş üzerinde çalışanların oranı yüzde 6'dır. Bu oran Avrupa Birliği ülkelerinde, yüzde 21 dolayında. Yani Türkiye'de çalışanlar Avrupalılara göre iş yaşamını erken terk etmek zorunda kalıyor. 15-24 yaş arası çalışanların oranı Türkiye'de, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin oldukça üzerinde, AB ülkelerinde yaş, kadınların işgücünde kalmasını etkilemezken, Türkiye'de kadınların işgücü içinde kalma süresini azaltıyor.
Türkiye'de ücretlilerin çalışma süresi Avrupa Birliği ülkelerine göre oldukça fazla. Avrupa Birliği ülkelerinde ortalama çalışma süresi 40 saatin altında. Türkiye'de haftalık yasal çalışma süresi 45 saat olmasına karşın bu süre 52 saatin üzerinde. Türkiye'de ücretliler Avrupalı işçilerden 12 saat fazla çalışıyor.
Avrupa Birliği ülkelerinde eğitim ile işsiz sayısı arasında ters yönlü bir ilişki gözlemlenebilirken, Türkiye'de böyle bir ilişki yok. Avrupa'da eğitim artarken işsizlik azalıyor. Bu süreç, Türkiye'de aynı biçimde ilerlemiyor. Türkiye'de ortalama okul mezunların yüzde 12'si işsiz, üniversite mezunu olmak durumu değiştirmiyor. Türkiye'de lise mezunlarının yüzde 13'ü, yüksek okul mezunlarının yüzde 11'i işsiz. Avrupa Birliği ülkelerinde, lise ve yüksek okul mezunlarının sadece yüzde 5'i işsizdir.
15-24 yaş arası genç nüfusa bakıldığında, Türkiye'de gençlerin yüzde 62'si işgücü dışında, Avrupa'da bu oran yüzde 55. Dolayısıyla, Avrupa'da iş sahibi gençlerin oranı daha fazla. Avrupa'da gençlerin yüzde 37'si, Türkiye'de ise yüzde 30'u iş sahibidir.
Sermaye çevrelerince her fırsatta, Türkiye'de asgari ücretin yüksek ve birçok Doğu Avrupa ülkesinin bile önünde olduğu dile getirilmektedir. Gerçekten veriler, bazı Doğu Avrupa ülkelerinde asgari ücretin Türkiye'ye göre düşük olduğunu gösteriyor. Fakat unutulmaması gereken nokta, Doğu Avrupa ülkelerinde hala sosyal ücret uygulamalarının geçerli olduğudur. Sağlık, eğitim, ulaşım, konut, enerji vb. gibi konularda sürmekte olan sosyal destekler, asgari ücretin dışındadır. Kaldı ki, asgari ücretin ne kadar yaygın olduğu da önemli bir ölçüttür. Asgari ücretin Euro bazında Türkiye'ye göre düşük olduğu Doğu Avrupa ülkelerinde, işçilerin ortalama yüzde 7'si asgari ücretle çalışırken, Türkiye'de bu oran yüzde 36 dolayındadır. Bir başka deyişle, Doğu Avrupa ülkelerinde her 14 işçiden biri asgari ücret ile çalışırken, Türkiye'de her 3 işçiden biri asgari ücretle çalışmaktadır.
Son kriz şunu açık bir şekilde göstermiştir ki hiçbir liberal ekonomide serbest piyasa koşulları asla uygulanamamıştır. Söylemi “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” sloganı olan merkezi planlama karşıtı serbest piyasa ekonomileri çok şık sunumlarına rağmen çökme tehlikesi ile karşı karşıdır. Zira aksi halde devletin el uzatmasını beklemek en başta bu teoriye karşı en büyük haksızlık olacaktır. Mademki devlet ekonomiden uzak durmalı ve temel görevlerini yerine getirmekle kendini sınırlamalıdır, o zaman nende en son örneklerini geçen aylarda gördüğümüz şirketleri ayakta tutabilmek için merkezi yapıdan büyük finansal kurtarma yardımları yapılmıştır? Bunu serbest piyasa ekonomisi ve liberal ekonomik politikalarla açıklamak mümkün değildir.
Olması gereken “devlet baba”nın fertlerini “aslanın önüne atılan kuzu” misali piyasanın acımasız koşullarında yalnız bırakmaması, onlara iş sahaları oluşturmak ve istihdam yaratmak adına kamu yatırımlarına ağırlık vermesi, aş ve iş imkânı sağlamasıdır. Devlet sadece eğitim, sağlık ve milli savunma v.b gibi temel görevleri yerine getirmez, gerekirse örneğin ayakkabı da üretir, yeter ki oradan yeni istihdam alanları oluşturup iş ve aş imkânı meydana getirebilsin.
Şunu net bir şekilde ortaya koymak gerekmektedir ki o da bu son küresel krizde Türkiye'nin bankacılık sektöründe dışarıdaki gibi bir sıkıntının ve batan her hangi bir bankanın olmamasıdır. Ancak bunda da en büyük pay kamunun elindeki üç büyük bankanın varlığıdır. Eğer aksi olsaydı devlet şu anda hangi yabancı veya özel bankaya ne şekilde bir yaptırım uygulayarak piyasanın canlanması yada durgunluğun giderilmesi adına herhangi bir yöntem uygulayabilirdi.
Yenidünya düzeni denen ve 1990'lı yılların başlarından beri sahneye konan bu yeni ekonomik yaklaşım doğrultusunda devletlerin küçülmesi, o devletin fertlerine hiçbir fayda getirmemiştir. Bu nedenle Tüm bu veriler göz önünde bulundurulduğunda, önümüzdeki dönemde Türkiye'nin IMF ile yeni bir anlaşma yapıp yapmayacağı konusu da merak edilmektedir. IMF'nin geçtiğimiz dönemde gelişmekte olan ekonomilerde uygulattığı sıkı para ve maliye politikalarının, mevcut konjonktürde ne derece geçerli olduğu tartışma konusudur.









